Edward Snowden,
Havai’den Rusya’ya bir iklim devrimi gerçekleştirerek adına yakışır bir
kaçış öyküsü sergiledi. Biz ise iletişim ağlarında kaybolacağız. Sonra bir
bakacağız ki gizemli güçlerin eline düşmüşüz. Belki de bu cümle geçmiş zaman kalıbında olmalıydı. Belki
çoktan kaybolduk; belki çoktan ele geçtik. Etrafta bilmediğimiz siber
birşeyler dönüyor çünkü...
Geçtiğimiz
yılın Haziran ayında, şimdiye kadar eşine az rastlanır bir casusluk öyküsü
yaşanmıştı, biz Gezi olaylarının ateşiyle yanarken. O kaçıştan anladık ki meğer
“özeli kalmayan insanlık dramı” yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş kainatça. Küre
de ısınıyor zira; kutup ayılarına endişeliyim; aynı anda Shell’e de “go to
hell” demek istiyorum.
Teknolojinin
efendileri virtüel dünyadaki ayak izlerimizi takip ederek hayatlarımızı
gözetliyor, dinliyor, kaydediyor. Bu sapkın fantazi, global terörü bahane
ederek meşrulaştırılıyor. Bu efendiler marifetlerini ne derin devletlere ne de
paralel devletlere sergiliyor. Bildiğiniz, seçimle iş başına gelmiş, legal, özgürlükçü
ve demokrat geçinen hükümetlere hizmet ediyorlar.
Eski
versiyonuna anne, baba, akraba sohbetlerinde kulak kabartmak suretiyle
erişebildiğim efsane dizi Dallas’ın, kendine yakışır bir tabirle pekiştirdiği bir
“kimin eli kimin cebinde” durumu da yaşanmadı değil yakın geçmişte bizde de.
“Gizli Yolsuzluk Devleti”ni ortaya çıkaran operasyonda kurumlar birbirlerini
dinlemekten, ‘halkın iletişim ve dolaşım faaliyetlerini gözetim altında tutmak!!!' olan asli görevlerini unutmuşlardı neredeyse. Hatta bazı kurumlar pişti bile
olmuşlardı, aynı kurumları hedef alarak dinleme yapmak vasıtasıyla. Bu fantazi,
dünyanın medeniyet ve teknoloji görmüş bütün topraklarında bu şekilde hüküm sürüyor
anlaşılan.
Dağılmadan
asıl mevzuya yeniden dönelim...
Snowden
diyorduk... Şu, şan şöhrette dünyanın en ünlü ajanı 007’yi bile gölgede bırakan genç adam...
ABD’nin tüm dünyayı izleme ve dinleme takıntısı Prizma Projesi’ni, insan
hakları savunucusu kimliğine bürünerek ifşa etti kendisi. “Geek” olmasına
rağmen oldukça karizmatik. Boydan hiç fotoğrafını görmedim ama portreden, en az bir Hollywood starı kadar yakışıklı olduğu anlaşılıyor.
Bu adamı
düşündükçe, kendimce bir distopik dünya görüşü hakim oluyor benliğime. Dinlenerek,
izlenerek, kaydedilerek köleleştiriliyoruz sanki. İster e-kelepçe deyin ya da
daha asortik bir tabirle ister e-pranga, bileklerimize böyle bir izleme
‘device’ı takılacak yakın gelecekte. Bilim kurgu masalı gibi değil mi? Oysa ki
gerçeğin (olmakta olan) gücü, hayal gücünü yakalamak üzere. Dünya delirmişçesine
değişiyor çünkü. Öyle geniş geniş oturmamak lazım rahat koltuklarda...
Medeniyetin
ve insan özgürlüklerinin çağ atlayacağı yerde, görünmez yüksek teknoloji
duvarlarına toslayıp aldığımız modernite yolunu geriye yürüyecekmişiz gibi ağır
bir sezgim var. Her kuşak kendinden çok şey veriyor özgürlüğü için; bizden
öncekiler de verdi; biz de veriyoruz. Ama iş böyle giderse gelecek kuşak
kendinden çok daha fazlasını heba edecek anlaşılan.
Bir de şu
şeffalığı kendine yontar biçimde yorumlayan iktidarlar yok mu? Biz şeffalığın devlet
kurumlarında olması gerektiğini düşünürdük; halkın kendi kendini yaşattığı
kamusal yapıda değil... Aksine, şimdi devletler giz oluşturmak için yırtınıyor.
Bu gizin altına bazen yolsuzluk dosyaları bazen de işte bu bahsettiğim
fantastik dosyalar giriyor. Neyse ki o gizleri sızdıran ‘wiki’ kahramanlar var
da biz masum tipler başımıza örülen çoraplardan haberdar olabiliyoruz.
Bu Prizma
Pojesi kapsamında şüpheli şüphesiz herkes dinlenmiş. Sapla saman birbirine girmiş
anlayacağınız. Yahu bilmiyorlar mı bilgi yığını hiçbirşey; işlenmiş bilgi
herşeydir. Sen bu dinleme ve izleme kayıtlarının içinden nasıl çıkabiliyorsun
birader. Anlayan beri gelsin... Var bir bildikleri sanırsam; devamını başka bir
sızdırma kahramanının öyküsünden okuruz belki. Ondan da NSA’nın (Amerikan Ulusal
Güvenlik Kurumu) kuantum işlemcili bilgisayarı nasıl yaptığına dair espiyonaj
bekleriz. Hani şu, dünyadaki bütün şifreleri kıracak olan süper bilgisayar... O
da bir dehşet ki hiç sormayın. Özellikle hassas devlet kurumları ve bankalar acı
acı madara olacaklar kanımca...
Bu Snowden
romantik de bir taraftan; “Bu tür şeylerin yaşandığı bir toplumda yaşamak
istemiyorum. Yaptığım ve söylediğim herşeyin kayıt altına alındığı bir dünyada
yaşamak da istemiyorum. Bana çok ağır bir bedel ödetecekler. Bir daha evimi görebileceğimi
sanmıyorum” demiş.
Bu cesarete
şapka çıkarılır gerçekten. Hangi birimiz Hawai’deki evini bırakıp, kendi ülkesi
için bir kahraman mı yoksa bir hain mi olacağını kestiremeden kaçak hayatı
yaşamak ister? Gerçi okyanuslar ısındığından beri ada hayatı da güvenli değil
artık.
Hikayeyi
okuyunca, kendi hayatına yönelik gerçekleştirdiği eylemle beni benden almış Zweig geldi aklıma hemen. İkinci Dünya Savaşı’nın, ait olduğu topraklarda ve
aslında bütün gezegende yarattığı tahribata dayanamayıp yaşamına son vermişti
bu adam. Taşıdığı ruhu, kendi bedenine hapsetmenin dünyaya haksızlık olacağını
düşündü sanırsam... Yazık ki bizler, dünyamıza olanlara seyre dalıyoruz
çoğu zaman...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder