15 Ocak 2014 Çarşamba

İki film birden: “Birader’in arsız fantazileri” ve “E-kelepçeliler”

Edward Snowden, Havai’den Rusya’ya bir iklim devrimi gerçekleştirerek adına yakışır bir kaçış öyküsü sergiledi. Biz ise iletişim ağlarında kaybolacağız. Sonra bir bakacağız ki gizemli güçlerin eline düşmüşüz. Belki de bu cümle geçmiş zaman kalıbında olmalıydı. Belki çoktan kaybolduk; belki çoktan ele geçtik. Etrafta bilmediğimiz siber birşeyler dönüyor çünkü...

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, şimdiye kadar eşine az rastlanır bir casusluk öyküsü yaşanmıştı, biz Gezi olaylarının ateşiyle yanarken. O kaçıştan anladık ki meğer “özeli kalmayan insanlık dramı” yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş kainatça. Küre de ısınıyor zira; kutup ayılarına endişeliyim; aynı anda Shell’e de “go to hell” demek istiyorum.
 
Teknolojinin efendileri virtüel dünyadaki ayak izlerimizi takip ederek hayatlarımızı gözetliyor, dinliyor, kaydediyor. Bu sapkın fantazi, global terörü bahane ederek meşrulaştırılıyor. Bu efendiler marifetlerini ne derin devletlere ne de paralel devletlere sergiliyor. Bildiğiniz, seçimle iş başına gelmiş, legal, özgürlükçü ve demokrat geçinen hükümetlere hizmet ediyorlar.

Eski versiyonuna anne, baba, akraba sohbetlerinde kulak kabartmak suretiyle erişebildiğim efsane dizi Dallas’ın, kendine yakışır bir tabirle pekiştirdiği bir “kimin eli kimin cebinde” durumu da yaşanmadı değil yakın geçmişte bizde de. “Gizli Yolsuzluk Devleti”ni ortaya çıkaran operasyonda kurumlar birbirlerini dinlemekten, ‘halkın iletişim ve dolaşım faaliyetlerini gözetim altında tutmak!!!' olan asli görevlerini unutmuşlardı neredeyse. Hatta bazı kurumlar pişti bile olmuşlardı, aynı kurumları hedef alarak dinleme yapmak vasıtasıyla. Bu fantazi, dünyanın medeniyet ve teknoloji görmüş bütün topraklarında bu şekilde hüküm sürüyor anlaşılan.

Dağılmadan asıl mevzuya yeniden dönelim...

Snowden diyorduk... Şu, şan şöhrette dünyanın en ünlü ajanı  007’yi bile gölgede bırakan genç adam... ABD’nin tüm dünyayı izleme ve dinleme takıntısı Prizma Projesi’ni, insan hakları savunucusu kimliğine bürünerek ifşa etti kendisi. “Geek” olmasına rağmen oldukça karizmatik. Boydan hiç fotoğrafını görmedim ama portreden, en az bir Hollywood starı kadar yakışıklı olduğu anlaşılıyor.

Bu adamı düşündükçe, kendimce bir distopik dünya görüşü hakim oluyor benliğime. Dinlenerek, izlenerek, kaydedilerek köleleştiriliyoruz sanki. İster e-kelepçe deyin ya da daha asortik bir tabirle ister e-pranga, bileklerimize böyle bir izleme ‘device’ı takılacak yakın gelecekte. Bilim kurgu masalı gibi değil mi? Oysa ki gerçeğin (olmakta olan) gücü, hayal gücünü yakalamak üzere. Dünya delirmişçesine değişiyor çünkü. Öyle geniş geniş oturmamak lazım rahat koltuklarda...

Medeniyetin ve insan özgürlüklerinin çağ atlayacağı yerde, görünmez yüksek teknoloji duvarlarına toslayıp aldığımız modernite yolunu geriye yürüyecekmişiz gibi ağır bir sezgim var. Her kuşak kendinden çok şey veriyor özgürlüğü için; bizden öncekiler de verdi; biz de veriyoruz. Ama iş böyle giderse gelecek kuşak kendinden çok daha fazlasını heba edecek anlaşılan.

Bir de şu şeffalığı kendine yontar biçimde yorumlayan iktidarlar yok mu? Biz şeffalığın devlet kurumlarında olması gerektiğini düşünürdük; halkın kendi kendini yaşattığı kamusal yapıda değil... Aksine, şimdi devletler giz oluşturmak için yırtınıyor. Bu gizin altına bazen yolsuzluk dosyaları bazen de işte bu bahsettiğim fantastik dosyalar giriyor. Neyse ki o gizleri sızdıran ‘wiki’ kahramanlar var da biz masum tipler başımıza örülen çoraplardan haberdar olabiliyoruz.

Bu Prizma Pojesi kapsamında şüpheli şüphesiz herkes dinlenmiş. Sapla saman birbirine girmiş anlayacağınız. Yahu bilmiyorlar mı bilgi yığını hiçbirşey; işlenmiş bilgi herşeydir. Sen bu dinleme ve izleme kayıtlarının içinden nasıl çıkabiliyorsun birader. Anlayan beri gelsin... Var bir bildikleri sanırsam; devamını başka bir sızdırma kahramanının öyküsünden okuruz belki. Ondan da NSA’nın (Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu) kuantum işlemcili bilgisayarı nasıl yaptığına dair espiyonaj bekleriz. Hani şu, dünyadaki bütün şifreleri kıracak olan süper bilgisayar... O da bir dehşet ki hiç sormayın. Özellikle hassas devlet kurumları ve bankalar acı acı madara olacaklar kanımca...

Bu Snowden romantik de bir taraftan; “Bu tür şeylerin yaşandığı bir toplumda yaşamak istemiyorum. Yaptığım ve söylediğim herşeyin kayıt altına alındığı bir dünyada yaşamak da istemiyorum. Bana çok ağır bir bedel ödetecekler. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum” demiş.

Bu cesarete şapka çıkarılır gerçekten. Hangi birimiz Hawai’deki evini bırakıp, kendi ülkesi için bir kahraman mı yoksa bir hain mi olacağını kestiremeden kaçak hayatı yaşamak ister? Gerçi okyanuslar ısındığından beri ada hayatı da güvenli değil artık.

Hikayeyi okuyunca, kendi hayatına yönelik gerçekleştirdiği eylemle beni benden almış Zweig geldi aklıma hemen. İkinci Dünya Savaşı’nın, ait olduğu topraklarda ve aslında bütün gezegende yarattığı tahribata dayanamayıp yaşamına son vermişti bu adam. Taşıdığı ruhu, kendi bedenine hapsetmenin dünyaya haksızlık olacağını düşündü sanırsam... Yazık ki bizler, dünyamıza olanlara seyre dalıyoruz çoğu zaman...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder