Kapitalizmin
başkenti New York, Marksizm idealiyle yönetilir mi? Yeni köye, eski adet gelir
mi?
Kentin çiçeği
burnunda belediye başkanı Bill De Blasio göreve başlayalı çok olmadı. Backroundunda; siyaset, belediye meclis
üyeliği, seçim kampanyaları gibi olası kariyer basamaklarına çok dikkat çekici
bir ideoloji eşlik ediyor; Marksizim... Ve ister istemez insan merak ediyor;
finansın fır döndüğü, gökdelenlerin fezaya çıktığı, sokakların kaybolma kabusu yaşattığı
bu kent ile Marksist bir ideal baş edebilir mi diye? Cevabı hep birlikte
öğreneceğiz. Kıymetiharbiyesi Bay Başkan kadar olmasa da ülkenin dış
politikasında nedense çok bilinir bu New York’un belediye başkanları. Berlin,
Tokyo, Moskova, Londra değil; New York, ille de orası işte...
Mr. Mayor parayı
sevmiyor. Tepeden tırnağa, başından sonuna bizdeki hakim güçlere baktığımda
-hele bu günlerde milyon dolarların acayip acayip yerlerden çıkıverdiğini
görünce- bu sevmeme hali çok anormal duruyor kafamda. Parayı sadece alt
tabakalarda ezilmiş sosyal sınıfın yaşam kalitesini artırmada kullanacağı bir
araç olarak görüyor yeni belediye başkanı. İzlediğim filmlerden ve okuduğum
hikayelerden dolayı bende hep bir varoş hissi uyandırmış ve hakkında okuduğum
son bilgiler ışığında henüz tam kentsele dönüşememiş semt bozması Brooklyn’de
oturuyor. İki çocuğu da buradaki devlet okuluna gidiyor.
De
Blasio’nun gençlik yıllarında tutkunu olduğu, yönettiği kentin adabıyla karşı
köşelerden birbirini kesen Marksizm idealini içinde hala yaşatıyor olduğuna
dair en büyük kanıt, Wall Street’de iki yıldır devam eden ünlü “İşgal et
(Occupy Wall Street)” eylemine katılmış hatta bu eylem kapsamında göz altına bile
alınmış olması... Şaka değil; rüya hiç değil... Bu adam, yüzde 74 gibi ezici
bir oy üstünlüğü ile yeni belediye başkanı seçildi. Ve yeni belediyecilik
anlayışında Marksist olacağına dair emarelerini ilk konuşmalarında verdi.
Polisin keyfi uygulamalarının sonlandırılması için uğraşacağını
(durdur-sorgula), gelir dağılımındaki adaletsizlik üzerine çalışacağını,
yoksulların eğitim fonu için zenginlerden daha çok vergi alınması gerektiğini
savundu seçim kampanyası boyunca. Tüm bunlar bu kentin dokusuna, psikolojisine
ve demografik özelliklerine hiç uymadığı halde ilginçtir ki New York halkı,
yeni belediye başkanı olarak bu adamı seçti. Suça maruz kalmaktan korkan, para
harcamayı çok seven, toplum genelindeki sosyal uçurumları görmezden gelen New
Yorklular, şimdiye kadar üzerlerine yapışmış bu yakıştırmalardan da kurtulmak
istiyorlar anlaşılan.
Aykırılığı
dillere destan De Blasio, gençliğinde zır deli bir Marksist olarak, ülkesi ABD’nin
su katılmamış Latin Amerika düşmanlığı had safhada iken Nikaragua’da sosyal ve
insani yardım programlarına/kampanyalarına katılmış. Hatta bu ülkedeki gerilla
grubu Sandanista Partisi’nin görüşlerine destek vermiş. Aile ise evlere şenlik;
kozmik karma diyesim geliyor; soy ve sop başka dünyalardan adeta... Baba,
ikinci dünya savaşında bacağını kaybettikten sonra haklı olarak normale
dönememiş ve kendini içkiye vermiş alkolik bir Alman, anne İtalyan, eş ise geçmişinde
lezbiyenliğini el ilanıyla afişe eden bir garip Afro-Amerikan kadın... De
Blasio ve ailesinin seçimi kazandıktan sonra yaptıkları Smackdown dansı ise admın
gerçekten bu şehirde ters giden bir şeyleri yere sereceği duygusu uyandırıyor.
Eğlenceliler; bizdeki prototip politikler gibi değiller.
Ve siyasi
kahinler boş durmayıp kehanette bulundular; “De Blasio uzun yıllar ABD
siyasetinin içinde kalacaktır ve bu kariyeri bir gün Beyaz Saray kapılarını da
zorlayacaktır...”
Bu arada
ülkesindeki konvansiyonel medyanın desteğini alamayan De Blasio, seçim zaferini
sosyal medyaya borçlu; özellikle de oğlu Dante’nin hazırlayıp fırına verdiği
viral videolara...
New Yorker
olmanın bile kırk altın kuralının yazıldığı ve bu kurallar arasında ilk
sıralarda Empire State binasına hiç çıkmamış ya da Özgürlük Anıtı’na hiç
gitmemiş olmanın sayıldığı bu kent, materyalizm cenneti olarak De
Blasio’yu bağrına basacaktır eminim. (Bkz. Ahmet Yeşiltepe – New
Yorker Olmanın Kırk Kuralı)





