24 Ocak 2014 Cuma

Bill De Blasio; İşgalci, Marksist, New Yorker... Ve O bir başkan...

Kapitalizmin başkenti New York, Marksizm idealiyle yönetilir mi? Yeni köye, eski adet gelir mi?

Kentin çiçeği burnunda belediye başkanı Bill De Blasio göreve başlayalı çok olmadı.  Backroundunda; siyaset, belediye meclis üyeliği, seçim kampanyaları gibi olası kariyer basamaklarına çok dikkat çekici bir ideoloji eşlik ediyor; Marksizim... Ve ister istemez insan merak ediyor; finansın fır döndüğü, gökdelenlerin fezaya çıktığı, sokakların kaybolma kabusu yaşattığı bu kent ile Marksist bir ideal baş edebilir mi diye? Cevabı hep birlikte öğreneceğiz. Kıymetiharbiyesi Bay Başkan kadar olmasa da ülkenin dış politikasında nedense çok bilinir bu New York’un belediye başkanları. Berlin, Tokyo, Moskova, Londra değil; New York, ille de orası işte...

Mr. Mayor parayı sevmiyor. Tepeden tırnağa, başından sonuna bizdeki hakim güçlere baktığımda -hele bu günlerde milyon dolarların acayip acayip yerlerden çıkıverdiğini görünce- bu sevmeme hali çok anormal duruyor kafamda. Parayı sadece alt tabakalarda ezilmiş sosyal sınıfın yaşam kalitesini artırmada kullanacağı bir araç olarak görüyor yeni belediye başkanı. İzlediğim filmlerden ve okuduğum hikayelerden dolayı bende hep bir varoş hissi uyandırmış ve hakkında okuduğum son bilgiler ışığında henüz tam kentsele dönüşememiş semt bozması Brooklyn’de oturuyor. İki çocuğu da buradaki devlet okuluna gidiyor.
  
De Blasio’nun gençlik yıllarında tutkunu olduğu, yönettiği kentin adabıyla karşı köşelerden birbirini kesen Marksizm idealini içinde hala yaşatıyor olduğuna dair en büyük kanıt, Wall Street’de iki yıldır devam eden ünlü “İşgal et (Occupy Wall Street)” eylemine katılmış hatta bu eylem kapsamında göz altına bile alınmış olması... Şaka değil; rüya hiç değil... Bu adam, yüzde 74 gibi ezici bir oy üstünlüğü ile yeni belediye başkanı seçildi. Ve yeni belediyecilik anlayışında Marksist olacağına dair emarelerini ilk konuşmalarında verdi. Polisin keyfi uygulamalarının sonlandırılması için uğraşacağını (durdur-sorgula), gelir dağılımındaki adaletsizlik üzerine çalışacağını, yoksulların eğitim fonu için zenginlerden daha çok vergi alınması gerektiğini savundu seçim kampanyası boyunca. Tüm bunlar bu kentin dokusuna, psikolojisine ve demografik özelliklerine hiç uymadığı halde ilginçtir ki New York halkı, yeni belediye başkanı olarak bu adamı seçti. Suça maruz kalmaktan korkan, para harcamayı çok seven, toplum genelindeki sosyal uçurumları görmezden gelen New Yorklular, şimdiye kadar üzerlerine yapışmış bu yakıştırmalardan da kurtulmak istiyorlar anlaşılan.

Aykırılığı dillere destan De Blasio, gençliğinde zır deli bir Marksist olarak, ülkesi ABD’nin su katılmamış Latin Amerika düşmanlığı had safhada iken Nikaragua’da sosyal ve insani yardım programlarına/kampanyalarına katılmış. Hatta bu ülkedeki gerilla grubu Sandanista Partisi’nin görüşlerine destek vermiş. Aile ise evlere şenlik; kozmik karma diyesim geliyor; soy ve sop başka dünyalardan adeta... Baba, ikinci dünya savaşında bacağını kaybettikten sonra haklı olarak normale dönememiş ve kendini içkiye vermiş alkolik bir Alman, anne İtalyan, eş ise geçmişinde lezbiyenliğini el ilanıyla afişe eden bir garip Afro-Amerikan kadın... De Blasio ve ailesinin seçimi kazandıktan sonra yaptıkları Smackdown dansı ise admın gerçekten bu şehirde ters giden bir şeyleri yere sereceği duygusu uyandırıyor. Eğlenceliler; bizdeki prototip politikler gibi değiller.

Ve siyasi kahinler boş durmayıp kehanette bulundular; “De Blasio uzun yıllar ABD siyasetinin içinde kalacaktır ve bu kariyeri bir gün Beyaz Saray kapılarını da zorlayacaktır...”

Bu arada ülkesindeki konvansiyonel medyanın desteğini alamayan De Blasio, seçim zaferini sosyal medyaya borçlu; özellikle de oğlu Dante’nin hazırlayıp fırına verdiği viral videolara...

New Yorker olmanın bile kırk altın kuralının yazıldığı ve bu kurallar arasında ilk sıralarda Empire State binasına hiç çıkmamış ya da Özgürlük Anıtı’na hiç gitmemiş olmanın sayıldığı bu kent, materyalizm cenneti olarak De Blasio’yu bağrına basacaktır eminim. (Bkz. Ahmet Yeşiltepe – New Yorker Olmanın Kırk Kuralı)

15 Ocak 2014 Çarşamba

İki film birden: “Birader’in arsız fantazileri” ve “E-kelepçeliler”

Edward Snowden, Havai’den Rusya’ya bir iklim devrimi gerçekleştirerek adına yakışır bir kaçış öyküsü sergiledi. Biz ise iletişim ağlarında kaybolacağız. Sonra bir bakacağız ki gizemli güçlerin eline düşmüşüz. Belki de bu cümle geçmiş zaman kalıbında olmalıydı. Belki çoktan kaybolduk; belki çoktan ele geçtik. Etrafta bilmediğimiz siber birşeyler dönüyor çünkü...

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, şimdiye kadar eşine az rastlanır bir casusluk öyküsü yaşanmıştı, biz Gezi olaylarının ateşiyle yanarken. O kaçıştan anladık ki meğer “özeli kalmayan insanlık dramı” yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş kainatça. Küre de ısınıyor zira; kutup ayılarına endişeliyim; aynı anda Shell’e de “go to hell” demek istiyorum.
 
Teknolojinin efendileri virtüel dünyadaki ayak izlerimizi takip ederek hayatlarımızı gözetliyor, dinliyor, kaydediyor. Bu sapkın fantazi, global terörü bahane ederek meşrulaştırılıyor. Bu efendiler marifetlerini ne derin devletlere ne de paralel devletlere sergiliyor. Bildiğiniz, seçimle iş başına gelmiş, legal, özgürlükçü ve demokrat geçinen hükümetlere hizmet ediyorlar.

Eski versiyonuna anne, baba, akraba sohbetlerinde kulak kabartmak suretiyle erişebildiğim efsane dizi Dallas’ın, kendine yakışır bir tabirle pekiştirdiği bir “kimin eli kimin cebinde” durumu da yaşanmadı değil yakın geçmişte bizde de. “Gizli Yolsuzluk Devleti”ni ortaya çıkaran operasyonda kurumlar birbirlerini dinlemekten, ‘halkın iletişim ve dolaşım faaliyetlerini gözetim altında tutmak!!!' olan asli görevlerini unutmuşlardı neredeyse. Hatta bazı kurumlar pişti bile olmuşlardı, aynı kurumları hedef alarak dinleme yapmak vasıtasıyla. Bu fantazi, dünyanın medeniyet ve teknoloji görmüş bütün topraklarında bu şekilde hüküm sürüyor anlaşılan.

Dağılmadan asıl mevzuya yeniden dönelim...

Snowden diyorduk... Şu, şan şöhrette dünyanın en ünlü ajanı  007’yi bile gölgede bırakan genç adam... ABD’nin tüm dünyayı izleme ve dinleme takıntısı Prizma Projesi’ni, insan hakları savunucusu kimliğine bürünerek ifşa etti kendisi. “Geek” olmasına rağmen oldukça karizmatik. Boydan hiç fotoğrafını görmedim ama portreden, en az bir Hollywood starı kadar yakışıklı olduğu anlaşılıyor.

Bu adamı düşündükçe, kendimce bir distopik dünya görüşü hakim oluyor benliğime. Dinlenerek, izlenerek, kaydedilerek köleleştiriliyoruz sanki. İster e-kelepçe deyin ya da daha asortik bir tabirle ister e-pranga, bileklerimize böyle bir izleme ‘device’ı takılacak yakın gelecekte. Bilim kurgu masalı gibi değil mi? Oysa ki gerçeğin (olmakta olan) gücü, hayal gücünü yakalamak üzere. Dünya delirmişçesine değişiyor çünkü. Öyle geniş geniş oturmamak lazım rahat koltuklarda...

Medeniyetin ve insan özgürlüklerinin çağ atlayacağı yerde, görünmez yüksek teknoloji duvarlarına toslayıp aldığımız modernite yolunu geriye yürüyecekmişiz gibi ağır bir sezgim var. Her kuşak kendinden çok şey veriyor özgürlüğü için; bizden öncekiler de verdi; biz de veriyoruz. Ama iş böyle giderse gelecek kuşak kendinden çok daha fazlasını heba edecek anlaşılan.

Bir de şu şeffalığı kendine yontar biçimde yorumlayan iktidarlar yok mu? Biz şeffalığın devlet kurumlarında olması gerektiğini düşünürdük; halkın kendi kendini yaşattığı kamusal yapıda değil... Aksine, şimdi devletler giz oluşturmak için yırtınıyor. Bu gizin altına bazen yolsuzluk dosyaları bazen de işte bu bahsettiğim fantastik dosyalar giriyor. Neyse ki o gizleri sızdıran ‘wiki’ kahramanlar var da biz masum tipler başımıza örülen çoraplardan haberdar olabiliyoruz.

Bu Prizma Pojesi kapsamında şüpheli şüphesiz herkes dinlenmiş. Sapla saman birbirine girmiş anlayacağınız. Yahu bilmiyorlar mı bilgi yığını hiçbirşey; işlenmiş bilgi herşeydir. Sen bu dinleme ve izleme kayıtlarının içinden nasıl çıkabiliyorsun birader. Anlayan beri gelsin... Var bir bildikleri sanırsam; devamını başka bir sızdırma kahramanının öyküsünden okuruz belki. Ondan da NSA’nın (Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu) kuantum işlemcili bilgisayarı nasıl yaptığına dair espiyonaj bekleriz. Hani şu, dünyadaki bütün şifreleri kıracak olan süper bilgisayar... O da bir dehşet ki hiç sormayın. Özellikle hassas devlet kurumları ve bankalar acı acı madara olacaklar kanımca...

Bu Snowden romantik de bir taraftan; “Bu tür şeylerin yaşandığı bir toplumda yaşamak istemiyorum. Yaptığım ve söylediğim herşeyin kayıt altına alındığı bir dünyada yaşamak da istemiyorum. Bana çok ağır bir bedel ödetecekler. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum” demiş.

Bu cesarete şapka çıkarılır gerçekten. Hangi birimiz Hawai’deki evini bırakıp, kendi ülkesi için bir kahraman mı yoksa bir hain mi olacağını kestiremeden kaçak hayatı yaşamak ister? Gerçi okyanuslar ısındığından beri ada hayatı da güvenli değil artık.

Hikayeyi okuyunca, kendi hayatına yönelik gerçekleştirdiği eylemle beni benden almış Zweig geldi aklıma hemen. İkinci Dünya Savaşı’nın, ait olduğu topraklarda ve aslında bütün gezegende yarattığı tahribata dayanamayıp yaşamına son vermişti bu adam. Taşıdığı ruhu, kendi bedenine hapsetmenin dünyaya haksızlık olacağını düşündü sanırsam... Yazık ki bizler, dünyamıza olanlara seyre dalıyoruz çoğu zaman...



12 Ocak 2014 Pazar

Deniz; Balık; Dünya...


Musluk suyu elimin üzerinden hızla akıp giderken distopik bir dünya görüntüsü beliriverdi gözümün önünde. Suyun da kir arındırdığı filan yoktu; sadece bir kaç oyuncağı ıslatıyordu lavabonun içinde; o denli şiddetli akmayabilirdi vesselam... 

Ben bu şekilde su kullanmaya devam edecek olursam denizler kuruyacakmış, balıklar yok olacakmış, gezegen yaşanmaz hale gelecekmiş gibi yıkık dünya fikirleri kasıp kavurdu aklımı. İçimde şiddetli fırtınalar koparan bu durum, oğlumun geleceğindeki ekolojik denge için umutsuzluğa düşürdü beni o anda. Hele ki bir de bu aralar yeşile düşmanlık had safhaya ulaşmışken...

Biliyorum, sadece filmlerde görürüz tükettiğimiz ve viraneye çevirdiğimiz dünya hallerini. Hayal gücüyle inşa edilir distopik yaşamlar; ama geleceğin gerçeğine de bir o kadar yakındır aslında. Gelgelelim kaynakları, yarınımız hiç olmayacakmış gibi bu hızda tüketmeyi sürdürürsek böyle bir gelecek hepimiz için kaçınılmaz olacak.

Çevre ve doğa duyarsızlığımız bizi zifiri karanlık bir geleceğe savuracak. O gelecekte ne deniz ne de balık kalacak; biline... Oysa bizim için ne büyük nimet ve berekettir ikisi de. Oğlumun denizde yüzememe ya da balık yiyememe ihtimalini düşündükçe afakanlarım daha da artıyor. Ama gün gelecek bir kuşak ve sonrası tüm bunlardan mahrum yaşamak zorunda kalacak. Dinazor ve mamutlar bizim için nasıl milyon yıl öncesi dünyanın sembolleri ise, balıklar ve belki pek çok canlı da onların geçmiş dünyasının sembolleri olacak.

Ezcümle, tasarrufu hayatın odağı haline getirmeliyiz; kendimiz için yapmıyorsak çocuğumuz için... Tüketim kirliliğinden kurtulmalıyız. Çöplerimizi mutlaka ayrıştırmalıyız. Belediyelerden daha fazla talepkar olmalıyız ki ayrıştırdığımız çöpleri toplasınlar. Suyumuza sahip çıkmalıyız; yeşili daha çok korumalıyız ve yaygınlaştırmalıyız. Çocuklarımızı bu bilinçle büyütmeliyiz. Doğaya kendini yenileyecek zamanı tanımalıyız ve doğada kendi hakkımız kadar olanı kullanmalıyız.

Benim doğaya verdiğim en büyük söz ve garanti şudur; “korkma; benim oğlum, senin en büyük dostun olarak yetişiyor..."














10 Ocak 2014 Cuma

Gerçek bir "Anka Kuşu" hikayesi...


Bir hikaye anlatmak istiyorum. Gerçek; hem de yaşamın en bağrından... Aynı zamanda da taze... 

Taze, çünkü bu hikaye bir bebeğin başından geçiyor. Evet; hala yaşanıyor ve yazılıyor... Üzücü aynı zamanda... Neyse ki ara sıra üzüntülerin ağırlığından sıyrılan sevinç çığlıkları, sosyal medya aracılığıyla ta bize kadar ulaşıyor. İşte o sevinç anlarında anne ve babasını duyar gibi oluyoruz biz de... İçimiz ferahlıyor; günümüz şenleniyor; çok seviniyoruz...

İsmi "Anka"... Adını aldığı efsane kuşun gerçek hayattaki izdüşümü O... Müthiş bir mücadele sergiliyor küçücük bedeniyle. Anka, üç gün önce dokuzuncu terapisini tamamladı. Ve o güzel yüzünde eşsiz bir gülümseme vardı. 

Tüm acı gerçekliğiyle yaşanan hikayede, Anka'nın anne ve babasının sergilediği savaş ve direniş apayrı eminim. Empati sınırlarım yıkılıyor ve yok oluyor çoğu zaman onları düşündükçe... Bu güzel aileye sağlam ve güçlü bir duruş temenni ediyorum tekrar. Ben ve benim gibi çok sayıda insan, web ağlarımızla sarıp sarmalıyoruz acı karışmış hayatlarını. Kişisel hesaplarımız ve profillerimiz sayesinde onları yalnız bırakmamaya gayret ediyoruz; destek olmaya özen gösteriyoruz. Anka'nın önünde üç kematerapi daha var. Bu güzel bebek, doğduğu andan itibaren her ay kemoterapi gördü zira...

Hikayenin bugününü önce anlattım. Yarınında da Anka'nın tamamen iyileştiği haberini alacağım; biliyorum. Ve bizimle paylaştığı hikayesinin mutlu sonunu hep birlikte kutlayacağız; hayal ediyorum... Hayal etmekten de mutlu oluyorum; çünkü etrafında iyilikle büyüyen bir bebek, geleceğin dünyası için çok büyük bir kazanımdır zannımca. Zira kötülük, o uğursuz kollarını her yere uzatıyor. Anka'nın yaşam mücadelesine bile uzandı sinsice. Aileyi, insanları yanıltmakla suçladı bir iki kendini bilmez. Ama gereken cevabı aldılar hepimizden. Baktığımda ortadan yok olmuşlardı.

Bütün bunlar sanal dünyada gerçekleşiyor elbette. Keza Anka'yı da bu sanal dünyada tanıdım ben tüm gerçekliğiyle. Doğduktan bir ay sonra başlayan zorlu yaşam mücadelesini de bu dünyadan, beyaz ekranın hemen gerisinden takip ettim nefessiz. Resmini gördüğümle birlikte boşalan gözyaşlarımı ve akşam vakti dindiremediğim hıçkırıklarımı hiç unutmuyorum. O günden sonra yaşamıma kazındı adeta bu küçük kız. Geçirdiği her kemoterapide ben de sarsılıyorum. Ameliyatlarını düşündükçe içim içimden gidiyor. Ben, kendinden büyük acılara direnen bu minik kuşu çok seviyorum. Onun için ve hasta tüm bebekler için her gece dua ediyorum. Ailelerin vicdan sahibi ve iyi kalpli insanlarca sarmalanmasını diliyorum. Bu günlerde en geçer akçe "iyilik" artık sanırım. 

Anka için bkz.
facebook.com
Anka Bebek Destek Sayfası



6 Ocak 2014 Pazartesi

Evimizin öğreten adamları... “Mozart, Bach, Vivaldi”


Beyin... Ve Alamet-i HARİKASI "konsantrasyon"...

Son zamanlarda bu ikisine fena halde kafayı takmış bulunuyorum. Kendim için değil; oğlum için...

Biliyorsunuz öğrenme ve öğrendiğini unutmama, doğrudan doğruya 'konsantrasyon' olgusuyla bağlantılı. Bu yüzden ben de oğlumun gelecekteki öğrenme yeteneğine şimdiden nasıl katkıda bulunabilirim diye kendimce araştırma yapıyorum ve birkaç gündür sanal kaynakları karıştırıyorum bu konu ile ilgili. Keza o doğmadan önce de bebeklerin ilk ilgi alanlarının neler olabileceğine dair noktaları araştırmıştım. Ve son derece renkli ve sevimli bir pano duvar kağıdı yapıştırmıştım odasına mesela, üzerinde envai çeşit hayvan figürü bulunan. Oğlum hayvanlar alemini işte o panodan öğreniyor şimdi...

Konsantrasyon gücünün, özellikle bebeklerde nasıl artırılabileceği ve öğrenmenin ne şekilde kolaylaşabileceği konusuna geri dönecek olursak; öğrendim ki beynin, 'alfa' denilen dalgaları yaymaya başladığı andaki modunu kaçırmamak gerekiyormuş. Beynin alfa dalgaları yaydığı bu mod, öğrenmenin en yüksek olduğu modmuş. Bu alfa dalgaları 8 ile 12 hz. arasında gerçekleşiyormuş ve beyin alfa dalgası ortamındayken konsantrasyon ve dolayısıyla da 'öğrenme kalitesi' zirveye çıkıyormuş. Bu kısım teknik detay elbet... Şimdi en önemli noktaya geliyorum:

Müzik, beyni alfa moduna taşıyan çok önemli bir faktörmüş; ama her tür müzik değil tabi... Barok Müzik ve Mozart özellikle... Barok Müzik temsilcilerinden en bilinenleri, Mozart'ın yanı sıra Bach ve Vivaldi... Nasıl sevilmez bu besteciler...

Müzik hep vardı; şimdi oğlumun konsantrasyon ve öğrenme yeteneğinin gelişimi için daha çok var... Özellikle de Mozart, Bach ve Vivaldi... Onlar evimizin 'öğreten adamları' artık...






3 Ocak 2014 Cuma

Hayat Toprak'tır...

Hayatı tanımlamak bir anne için hiç de zor değil... Şöyle ki; hayat eşittir hayat vererek hayatı çoğalttığı varlık... Bir anneye göre hayatın anlamı, hayatı vererek çoğalttığı o varlığın gözlerinden bakar ve akar kendisine doğru her an. Anlamı öyle uzaklarda aramaya gerek yoktur.


İşte benim eşitliğim de bu; "Hayat Toprak'tır..." Gerçek dünyaya ilişkin de bir tanımlama değil mi ayrıca... Hayatın kaynağı topraktır; doyurur... Aşık Veysel lügatında sadık bir yardır.

Yaşamın içinde de dışında da ona tabiyiz. Derinden köklerle bağlıyız ona adeta. Üzerinde yürüyen çalısı, ağacı, otu, ormanı gibiyiz. Bu bağı keşfederek ve fark ederek hissedebilenler, o görünmez köklerle bağlı bulunduğu hiç bir bağdaşına zarar vermiyor keza... Ömrümüzü uzatacak yegane önerme, 'ekolojik bütünlük' bana göre...

Her neyse...

Toprak mevzusu çok derin; felsefesi, sosyolojisi, jeoloji ve jeodezisi burada bizi aşar belki...

Hayat tanımlamalarından bahsediyorduk. Benim tanımlamalarım, ilk gençliğimden bugüne değin öylesine değişkenlik gösterdi ki... Geçmiş zaman içinde oldukça sığ tanımlamalar yaptığımı da hatırlamıyor değilim doğrusu. Pişmanlık duymuyorum; o dönemdeki entelektüel birikimim ve dünya görüşüm o kadarına el veriyordu belli ki... Ama hiçbir zaman üzerine tanımlama yapılamayacak tanımlamamı yapmış bulunuyorum son bir yıldır. Bu, hayat tanımlamalarımdaki jübilem adeta...

Hayat Toprak'tır; Hayat 'Oğlum'dur...





1 Ocak 2014 Çarşamba

Bir kayıp günle başlar yıllar...

Ocak ayının 1'inden bahsediyorum... Yılın en birinci gününden... Bazen yüzyılı bazen de binyılı başlatır bu gün. O denli meşhurdur kağıtlı kağıtsız takvimlerin üzerinde. Koca bir zamanın başlangıcı gibidir. Ama öylesine kayıp bir zamandır ki Ocak ayının '1'i, geçmiş zaman yılının gölgesinde kalır daima... Ve kuzey yarım kürede gerçekten de öyledir; güneşsizdir, tatsızdır, heyecansızdır. Gökyüzü eğer çehresini bu koca yılın ilk gününde...

Öylesine zavallıdır ki 1 Ocak, 31 Aralık gecesinin uzantıları, kırıntıları ve kalıntılarıyla kendine bir anlam yüklemeye çalışır. Oysa anılarda 1 Ocak'tan hiç bahsedilmez; 31 Aralık gecesidir esas ve esaslı zaman. Randevuların, rezervasyonların, buluşmaların tarihidir. Yenilmiştir, içilmiştir, eğlencenin dibine kadar inilmiştir; hatta o diplerde nefessiz bile kalınmıştır. İşte o eğlencenin şuuru zaten 1 Ocak'ın ilk dakikalarında yok olmuştur. Bilinçler kendilerini kaybeder çoğu zaman. 1 Ocak'ın ilk saatleri hatırlanmaz bile. Her şey geri sayımla biter gider. Belki bir yorgunluk kalır geriye...


İşte o yorgunluğun başlangıcıdır 1 Ocak. Günle yüklü bir yıl vardır yaşanması zorunlu. Neyse ki umutlar ve dilekler daha sevimli kılar bu yeni yılı ve bu mecburi hizmeti... Ezcümle; yaşamda kalış hizmetindeyiz topluca.

Otuz bilmem kaç yıldır yaşamda kalış hizmetimde hatırladığım yegane 1 Ocak, 2004 yılının 1 Ocak'ı idi. Çünkü o gün, üçleme ya da tekleme olsun benim için en eşsiz filmlerden biri olan Yüzüklerin Efendisi'nin Kralın Dönüşü serisine gitmiştim. Hangi enerjiyle izledim 201 dakikalık o seriyi bilmiyorum. Orası anılarımda muamma işte...