20 Mart 2015 Cuma

Anneyim o halde freelancer’ım...


Gökyüzüne yükselen kariyer basamakları bir anda kayboldu önümde. Adımımı attığım o son merdivende dengemi sağlamaya çalışırken yakınımdan geçen bir bulut öbeğine atıverdim kendimi. Merdivenleri inmeyi hiç düşünmedim; o basamakların önümde yeniden belirmesini beklemedim; yeni basamak da inşa etmedim. Kurtuluşu o bulut öbeğinde bulmuştum. Bir anda gözümün önüne insanlığımın en naif safhası çocukluğumun güzel yüzlü ekran karakteri Heidi geliverdi. Onun minik çıplak ayaklarının peşine takılıp dağlarda düşsel yolculuklara çıktığım çok olmuştur vakti zamanında. Jenerikte bulut üstünde seyahat ettiği sahne idol olgumdu ve gerçekten bulutların insanları taşıdığını düşünür mutlu olurdum. Moralimin bozuk olduğu zamanlarda içten içe inandığım bu gerçeğimle moral bulurdum. Yıllar sonra işte öyle bir sahnedeydim. Oğlum bir bulutun üstünde, çakılıp kaldığım o son basamaktan almaya gelmişti beni. Onu ilk kollarımın arasında tuttuğum an, gerçekten o bulutun üstündeydim.


Bulut, oldukça yabancı bir diyara götürdü beni. Daha önce simülatif hormonlarla tanımaya ve alışmaya çalıştığım paralel evrenime sızmış gibiydim. Burası her kadına özel dizayn edilen bambaşka bir dünyaydı... İkiye bölünmüş hissediyordum kendimi; bir günde hem de... Değişimin katı halini o gün anladım. Uzak hayaller vücut bulmuş halde kucağıma gelmişti bir anda. Hayaller güzeldi evet; yıldızlıydı; ışıltılıydı; gökkuşağı renklerindeydi; kabul... Ama bu gerçeğin kelime içermeyen başka bir güzelliği daha vardı. Hala o güzelliği tarif edemiyorum dış dünyaya; kalbimin ve kafamın içinde adeta gizli bir formül gibi yaşıyorum onu...
  
Derken odağım benden kaymış ve tamamen dışıma çıkmıştı. Hayat onunla çok güzeldi ve daha da güzel olacaktı. Odağımın terkettiği yanımın ayakta kalamayacak denli yıkılmaya başlayacağını hissettiğimde serbest savaşçı olmaya karar verdim. Terkedilen o yanımda, oğlum öncesi dünyamın beni ayakta tutan başlıca direği vardı çünkü; kariyerim ve işim... Uzunca bir süre dönemeyeceğimi bildiğim ve kimsesizlikten ve ilgisizlikten talana uğrayacağını bildiğim bu yanımı yeniden canlandırmalıydım. Canlandırdım da... Kendi uzmanlığımda ve yılların birikiminde, oğlumun uyku saatlerinde mesai yaparak, metin yazarı, editör ve yazar olarak çalışmaya başladım. Belli iş platformlarına üye oldum. Orada, kendime uygun projelere teklifler verdim. Ve vermeye de devam ediyorum.

Benim için inanılmaz bir dönüş oldu. Masalsı, ama hayatın gerçekleriyle örülü bir hayatım var artık... Armut.com benzeri freelancer platformları, bu aralar beni tam da istediğim şeyle buluşturdu. Bu yüzden iyi ki varlar... Bkz. ilgili link; 

Emi A. İstanbul Kadıköy Freelance Metin Yazarı - Armut.com


27 Şubat 2015 Cuma

Eskimolar’ın adrenalin sporuna armağanı; Kayaking



Eskimo kayağının Kayaking’e ilham verdiğini biliyor muydunuz? Peki ya 4 bin yıl önce tasarladıkları kayağın, günümüze kadar nedereyse hiç değişmeden orijinalliğini koruduğunu... Değişmeyenin tarih olduğu hızlı zamanlarda bu nasıl mümkün oldu? Belli ki Eskimolar, doğanın kendilerine verdiği hayatta kalma ipuçlarını çok iyi görmüşler ve bu bilgileri çok iyi değerlendirmişler.

Beyaz iklimin gizemli yerlileri, habitatlarına özgü oluşturdukları bu ulaşım ve avlanma aracını kendi değişmeyen ihtiyaçları doğrultusunda kullanadursunlar, modern dünya Eskimo kayakları vasıtasıyla adrenalin yüklü eğlencenin doruklarında gezinmeye başladı çoktan. Her ne kadar bugünün teknolojisinde, kayağın üretim malzemeleri değişmiş olsa da tasarımdaki o akıl dolu çarpıcılık ve fonksiyonellik 4 bin yıl öncesinde ne ise, şimdi de o... Keza kayağı kullanırken geliştirdikleri teknikler de hükmünü halihazırda sürdürüyor. Şöyle ki; Eskimolar suyun dondurucu derecede soğuk olması nedeniyle hiç yüzme öğrenmemişler. İşte bu yüzden, su yüzeyinde kalabilmek için çeşitli vücut ve kürek hareketleri geliştirmişler. Örneğin Eskimo-Roll  (Eskimo Dönüşü) adı verilen teknik, bu hareketlerin en önemlisi ve bir nevi hayatta kalma yöntemi... Bu teknik, kayak su yüzeyinde ters döndüğünde, bir takım kas ve kürek hareketleri ile su yüzüne çıkmayı kolaylaştırıyor.
Eskimo roll tekniği:
Giyilebilir Kayak...
Macera arayanların, adrenalin söz konusu olduğunda limitsiz yöntemler geliştirdiklerini kimse inkar edemez. Ve işte size, bu yöntemlerden sadece biri olan Kayaking’in abc’si...

Kimi zaman nehirlerin bol köpüklü coşkusunda, kimi zaman denizlerin durgun maviliğinde hayat bulan Kayaking, doğayla girişilen eğlenceli ve tatlı sert bir kavganın örneği adeta... Hangi platformda icra edilirse edilsin özünde Kayaking, bir kürek çekme sporu olarak adlandırılıyor. Kayaking’in nehir versiyonu, olimpik spor dalı ünvanını 1972 yılında Münih’te gerçekleştirilen olimpiyatlarda kazanmış. Diğer versiyonlar olan deniz ve göl kayağı ise rekreasyonel doğa sporu ünvanıyla varlıklarını devam ettiriyor.

Kayak, çift taraflı palası olan küreklerle, kas gücüyle ve eğitimle edinilen beden teknikleriyle hareket ettiriliyor. Yaklaşık 5 metreyi bulan kayaklar tek kişilik ya da çift kişilik olarak üretiliyor. Üretimde; plastik, kompozit, cam elyafı, ahşap ve kontrplak gibi malzemeler kullanılıyor.  Kürek çeken kişi, ince uzun kayağın ortasında yer alan kayak kokpitine, bacaklarını öne doğru uzatarak oturuyor. Böylece vücut, deniz seviyesi ile neredeyse aynı konuma geliyor. Kayağın içine su girmesini engelleyen iç tasarımlar elbette mevcut. Ve işin en ilginç tarafı bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü kayak bir anda “giyilebilir” formata dönüşüyor. Kayağın oturma yerinde yer alan ve adına “serpinti eteği” denilen giyilebilir ve su geçirmez kumaş parçası, ıslanmalardan ve kayığı su alma tehlikesinden koruyor. Böylece su yüzeyinde uzun yollar kat edilebiliyor.

Türkiye’de ve dünyada Kayaking...
Kayaging’in en çok tercih edilen türleri Deniz Kayağı ve Nehir Kayağı... Türkiye Kayaking macerasının henüz çok başlarında; ama hızlı yol alıyor. Alternatif sporları benimseyenlerin farkındalığı da bu yönde.. Ülkemiz, deniz ve akarsu kayağı açısından önemli kaynaklara sahip. Eğitim merkezleri ve turlar, özellikle yaz aylarında Kaş, Datça, Kekova ve Köyceğiz gibi güney ve güneybatı merkezlerinde yoğunlaşıyor. Ayrıca Çanakkale Boğazı - Bozcaada, Heybeliada, Marmara Adası ve Trakya’nın Karadeniz sahilleri, deniz kayağı için önemli tur merkezleri... İstanbul’da en bilinen etkinlikler Boğaz’da ve Poyrazköy açıklarında gerçekleştiriliyor. Çoruh Nehri, Köprüçay, Manavgat Çayı, Dim Çayı, Adana-Feke-Göksu Nehri, Zamantı Irmağı ve Fırat Nehri’nin bir kısmı nehir kayağı organizasyonlarının vazgeçilmez durakları... Dünyada ise boyut bambaşka; turların yanı sıra kayak festivalleri de düzenleniyor. Polonya, bu festivaller için Avrupa’nın önemli merkezlerinden...

Coşkun nehirlerde var olma mücadelesi verirken ya da durgun deniz üzerinde sırf zevk olsun diye Eskimo-Roll tekniğini siz de denemek istemez misiniz? Tabi gerekli eğitim ve ekipmanlara sahip olduktan sonra...


15 Şubat 2014 Cumartesi

Gözyaşı Örgütü: “Sen kimin umurundasın çocuk!!!”


Gözyaşlarıma bir kıymet biçmek var içimde; ağlasam para eder mi diye... Etse ağlarım ömrümün sonuna kadar; seni yaşadığın yoksulluktan ve cahilliğin şiddetinden kurtarabilmek için... Etmese de ağlarım gerçi.  Ama sen kimin umurundasın ki çocuk. Bak dönüp bakmıyorlar bile, ne sana ne de seni bağrından koparıp uzatan annene. Sen kıyıcıların umurunda değilsin. Sen, ülke yönetenlerin umurunda da değilsin. Sen, gözünü açtığın bu dünyanın hiç umurunda değilsin çocuk.

Sen, sizi orada kurtarmaya gelenlerin de umurunda değilsin; olsaydın seni de anneni de alırlardı yanlarına. Hoş; alsalar da umurlarında olmamaya devam edecektin; çünkü gideceğin yer bir mülteci kampı olacaktı. Kalabalıkta kaybolacaktın; sesin dahi duyulmayacaktı. Dile getiremediğin yoksulluğun bir kap mama olarak önüne konulduğunda onunla yetinecektin. Yine yoksulluğunla yetinecektin çocuk. Bu seneler evvel de böyleydi, şimdi de böyle... Gitgide daha kötüye...

Gözyaşları para etse, gözyaşı örgütleri kurardım yasadışı...  Yazgısı kara, ufku kara, kendisi kara kıtanızı açlıktan ve hunharlıktan alıkoyabilmek için. ‘Alıkoymak’ diyorum çünkü öylesine kök saldılar ki toprağınıza... Sizi o musibetlerden ayırıp saklamak ve o musibetlerden yoksun bırakmak istiyorum. Sen Gözyaşı Örgütü’nü kurmuşum say yine de; onun adına konuşuyorum say... Çok fazlayız; sadece birbirimizden habersiziz, o kadar...

Seni sömürdüğümüz için bizi bağışlayacak mısın çocuk? Sana en büyük kötülüğü yapanların duyması gereken ölçüde suçluluk duyuyorum. Elim kolum uzasa dokunsam sana... Kapkara ve kocaman olduğunu düşündüğüm gözlerinden öpsem; gözyaşlarını silsem suçlu ellerimle. Biraz temizlenir miyim? Biraz su serpilir miyim? Biraz gülümseyebilir miyim karşında?

Kendi çocuğuma baktıkça seni görüyorum iki gündür... Anneliğin baştan yarattığı benliğimle çok büyük bir ızdırap çekiyorum. Sen, kara ve kuru kıtanda yoksulluk çeken, şiddet gören masumların yeni sembolüsün benim için. Senden önce de vardı keza... Çok vardı hem de... Hepsini hafızamda yaşatıyorum utançla... Utanıyorum, çünkü seni ve senden öncekileri, dünyanın geri kalanı olan bizler mahvettik. Bizim vergi ödediğimiz devletler, senin doğanı ve topraklarını maden ve petrol aramalarıyla mahveden şirketlere teşvikler yağdırdı. Senin tabağındaki mamadan çalınmış lokmalar geçiyor boğazımızdan. Ne diyeyim çocuk; öyle berbat durumdayım işte...

Kendi ülkemde de yoksulluktan, fakirlikten ölen çocuklar var; içimde kocaman bir yangın taşıyorum hiç sönmeyen. Ben yarına dair güzel umutlar besleyemiyorum sizi böyle gördükçe. Umut etmeye başladığım anda yıkılıyorum, çünkü karşımda sizlerden birinin fotoğrafı beliriveriyor. Ve o fotoğrafın öyküsü beynimi zonklatıyor acıdan. Bilemiyorum çocuk; ne yapacağımı bilemiyorum. Seni kurtacak kişi ben olsaydım keşke. Sesini duyuyorum ta buralardan.



Ve sen kimin umurundasın biliyor musun? Seni bağrından koparıp yabancılara teslim etmek için çırpınan annendeki çaresizliğin; fotoğrafını görüp içi yanan benim gibilerin; doğduğun kıtaya bereket kavuşturmaya yetmeyen yardımseverlerin umurundasın... Ama şu anda sana uzanamıyor bile ellerimiz; bağışla bizi... 

24 Ocak 2014 Cuma

Bill De Blasio; İşgalci, Marksist, New Yorker... Ve O bir başkan...

Kapitalizmin başkenti New York, Marksizm idealiyle yönetilir mi? Yeni köye, eski adet gelir mi?

Kentin çiçeği burnunda belediye başkanı Bill De Blasio göreve başlayalı çok olmadı.  Backroundunda; siyaset, belediye meclis üyeliği, seçim kampanyaları gibi olası kariyer basamaklarına çok dikkat çekici bir ideoloji eşlik ediyor; Marksizim... Ve ister istemez insan merak ediyor; finansın fır döndüğü, gökdelenlerin fezaya çıktığı, sokakların kaybolma kabusu yaşattığı bu kent ile Marksist bir ideal baş edebilir mi diye? Cevabı hep birlikte öğreneceğiz. Kıymetiharbiyesi Bay Başkan kadar olmasa da ülkenin dış politikasında nedense çok bilinir bu New York’un belediye başkanları. Berlin, Tokyo, Moskova, Londra değil; New York, ille de orası işte...

Mr. Mayor parayı sevmiyor. Tepeden tırnağa, başından sonuna bizdeki hakim güçlere baktığımda -hele bu günlerde milyon dolarların acayip acayip yerlerden çıkıverdiğini görünce- bu sevmeme hali çok anormal duruyor kafamda. Parayı sadece alt tabakalarda ezilmiş sosyal sınıfın yaşam kalitesini artırmada kullanacağı bir araç olarak görüyor yeni belediye başkanı. İzlediğim filmlerden ve okuduğum hikayelerden dolayı bende hep bir varoş hissi uyandırmış ve hakkında okuduğum son bilgiler ışığında henüz tam kentsele dönüşememiş semt bozması Brooklyn’de oturuyor. İki çocuğu da buradaki devlet okuluna gidiyor.
  
De Blasio’nun gençlik yıllarında tutkunu olduğu, yönettiği kentin adabıyla karşı köşelerden birbirini kesen Marksizm idealini içinde hala yaşatıyor olduğuna dair en büyük kanıt, Wall Street’de iki yıldır devam eden ünlü “İşgal et (Occupy Wall Street)” eylemine katılmış hatta bu eylem kapsamında göz altına bile alınmış olması... Şaka değil; rüya hiç değil... Bu adam, yüzde 74 gibi ezici bir oy üstünlüğü ile yeni belediye başkanı seçildi. Ve yeni belediyecilik anlayışında Marksist olacağına dair emarelerini ilk konuşmalarında verdi. Polisin keyfi uygulamalarının sonlandırılması için uğraşacağını (durdur-sorgula), gelir dağılımındaki adaletsizlik üzerine çalışacağını, yoksulların eğitim fonu için zenginlerden daha çok vergi alınması gerektiğini savundu seçim kampanyası boyunca. Tüm bunlar bu kentin dokusuna, psikolojisine ve demografik özelliklerine hiç uymadığı halde ilginçtir ki New York halkı, yeni belediye başkanı olarak bu adamı seçti. Suça maruz kalmaktan korkan, para harcamayı çok seven, toplum genelindeki sosyal uçurumları görmezden gelen New Yorklular, şimdiye kadar üzerlerine yapışmış bu yakıştırmalardan da kurtulmak istiyorlar anlaşılan.

Aykırılığı dillere destan De Blasio, gençliğinde zır deli bir Marksist olarak, ülkesi ABD’nin su katılmamış Latin Amerika düşmanlığı had safhada iken Nikaragua’da sosyal ve insani yardım programlarına/kampanyalarına katılmış. Hatta bu ülkedeki gerilla grubu Sandanista Partisi’nin görüşlerine destek vermiş. Aile ise evlere şenlik; kozmik karma diyesim geliyor; soy ve sop başka dünyalardan adeta... Baba, ikinci dünya savaşında bacağını kaybettikten sonra haklı olarak normale dönememiş ve kendini içkiye vermiş alkolik bir Alman, anne İtalyan, eş ise geçmişinde lezbiyenliğini el ilanıyla afişe eden bir garip Afro-Amerikan kadın... De Blasio ve ailesinin seçimi kazandıktan sonra yaptıkları Smackdown dansı ise admın gerçekten bu şehirde ters giden bir şeyleri yere sereceği duygusu uyandırıyor. Eğlenceliler; bizdeki prototip politikler gibi değiller.

Ve siyasi kahinler boş durmayıp kehanette bulundular; “De Blasio uzun yıllar ABD siyasetinin içinde kalacaktır ve bu kariyeri bir gün Beyaz Saray kapılarını da zorlayacaktır...”

Bu arada ülkesindeki konvansiyonel medyanın desteğini alamayan De Blasio, seçim zaferini sosyal medyaya borçlu; özellikle de oğlu Dante’nin hazırlayıp fırına verdiği viral videolara...

New Yorker olmanın bile kırk altın kuralının yazıldığı ve bu kurallar arasında ilk sıralarda Empire State binasına hiç çıkmamış ya da Özgürlük Anıtı’na hiç gitmemiş olmanın sayıldığı bu kent, materyalizm cenneti olarak De Blasio’yu bağrına basacaktır eminim. (Bkz. Ahmet Yeşiltepe – New Yorker Olmanın Kırk Kuralı)

15 Ocak 2014 Çarşamba

İki film birden: “Birader’in arsız fantazileri” ve “E-kelepçeliler”

Edward Snowden, Havai’den Rusya’ya bir iklim devrimi gerçekleştirerek adına yakışır bir kaçış öyküsü sergiledi. Biz ise iletişim ağlarında kaybolacağız. Sonra bir bakacağız ki gizemli güçlerin eline düşmüşüz. Belki de bu cümle geçmiş zaman kalıbında olmalıydı. Belki çoktan kaybolduk; belki çoktan ele geçtik. Etrafta bilmediğimiz siber birşeyler dönüyor çünkü...

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, şimdiye kadar eşine az rastlanır bir casusluk öyküsü yaşanmıştı, biz Gezi olaylarının ateşiyle yanarken. O kaçıştan anladık ki meğer “özeli kalmayan insanlık dramı” yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş kainatça. Küre de ısınıyor zira; kutup ayılarına endişeliyim; aynı anda Shell’e de “go to hell” demek istiyorum.
 
Teknolojinin efendileri virtüel dünyadaki ayak izlerimizi takip ederek hayatlarımızı gözetliyor, dinliyor, kaydediyor. Bu sapkın fantazi, global terörü bahane ederek meşrulaştırılıyor. Bu efendiler marifetlerini ne derin devletlere ne de paralel devletlere sergiliyor. Bildiğiniz, seçimle iş başına gelmiş, legal, özgürlükçü ve demokrat geçinen hükümetlere hizmet ediyorlar.

Eski versiyonuna anne, baba, akraba sohbetlerinde kulak kabartmak suretiyle erişebildiğim efsane dizi Dallas’ın, kendine yakışır bir tabirle pekiştirdiği bir “kimin eli kimin cebinde” durumu da yaşanmadı değil yakın geçmişte bizde de. “Gizli Yolsuzluk Devleti”ni ortaya çıkaran operasyonda kurumlar birbirlerini dinlemekten, ‘halkın iletişim ve dolaşım faaliyetlerini gözetim altında tutmak!!!' olan asli görevlerini unutmuşlardı neredeyse. Hatta bazı kurumlar pişti bile olmuşlardı, aynı kurumları hedef alarak dinleme yapmak vasıtasıyla. Bu fantazi, dünyanın medeniyet ve teknoloji görmüş bütün topraklarında bu şekilde hüküm sürüyor anlaşılan.

Dağılmadan asıl mevzuya yeniden dönelim...

Snowden diyorduk... Şu, şan şöhrette dünyanın en ünlü ajanı  007’yi bile gölgede bırakan genç adam... ABD’nin tüm dünyayı izleme ve dinleme takıntısı Prizma Projesi’ni, insan hakları savunucusu kimliğine bürünerek ifşa etti kendisi. “Geek” olmasına rağmen oldukça karizmatik. Boydan hiç fotoğrafını görmedim ama portreden, en az bir Hollywood starı kadar yakışıklı olduğu anlaşılıyor.

Bu adamı düşündükçe, kendimce bir distopik dünya görüşü hakim oluyor benliğime. Dinlenerek, izlenerek, kaydedilerek köleleştiriliyoruz sanki. İster e-kelepçe deyin ya da daha asortik bir tabirle ister e-pranga, bileklerimize böyle bir izleme ‘device’ı takılacak yakın gelecekte. Bilim kurgu masalı gibi değil mi? Oysa ki gerçeğin (olmakta olan) gücü, hayal gücünü yakalamak üzere. Dünya delirmişçesine değişiyor çünkü. Öyle geniş geniş oturmamak lazım rahat koltuklarda...

Medeniyetin ve insan özgürlüklerinin çağ atlayacağı yerde, görünmez yüksek teknoloji duvarlarına toslayıp aldığımız modernite yolunu geriye yürüyecekmişiz gibi ağır bir sezgim var. Her kuşak kendinden çok şey veriyor özgürlüğü için; bizden öncekiler de verdi; biz de veriyoruz. Ama iş böyle giderse gelecek kuşak kendinden çok daha fazlasını heba edecek anlaşılan.

Bir de şu şeffalığı kendine yontar biçimde yorumlayan iktidarlar yok mu? Biz şeffalığın devlet kurumlarında olması gerektiğini düşünürdük; halkın kendi kendini yaşattığı kamusal yapıda değil... Aksine, şimdi devletler giz oluşturmak için yırtınıyor. Bu gizin altına bazen yolsuzluk dosyaları bazen de işte bu bahsettiğim fantastik dosyalar giriyor. Neyse ki o gizleri sızdıran ‘wiki’ kahramanlar var da biz masum tipler başımıza örülen çoraplardan haberdar olabiliyoruz.

Bu Prizma Pojesi kapsamında şüpheli şüphesiz herkes dinlenmiş. Sapla saman birbirine girmiş anlayacağınız. Yahu bilmiyorlar mı bilgi yığını hiçbirşey; işlenmiş bilgi herşeydir. Sen bu dinleme ve izleme kayıtlarının içinden nasıl çıkabiliyorsun birader. Anlayan beri gelsin... Var bir bildikleri sanırsam; devamını başka bir sızdırma kahramanının öyküsünden okuruz belki. Ondan da NSA’nın (Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu) kuantum işlemcili bilgisayarı nasıl yaptığına dair espiyonaj bekleriz. Hani şu, dünyadaki bütün şifreleri kıracak olan süper bilgisayar... O da bir dehşet ki hiç sormayın. Özellikle hassas devlet kurumları ve bankalar acı acı madara olacaklar kanımca...

Bu Snowden romantik de bir taraftan; “Bu tür şeylerin yaşandığı bir toplumda yaşamak istemiyorum. Yaptığım ve söylediğim herşeyin kayıt altına alındığı bir dünyada yaşamak da istemiyorum. Bana çok ağır bir bedel ödetecekler. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum” demiş.

Bu cesarete şapka çıkarılır gerçekten. Hangi birimiz Hawai’deki evini bırakıp, kendi ülkesi için bir kahraman mı yoksa bir hain mi olacağını kestiremeden kaçak hayatı yaşamak ister? Gerçi okyanuslar ısındığından beri ada hayatı da güvenli değil artık.

Hikayeyi okuyunca, kendi hayatına yönelik gerçekleştirdiği eylemle beni benden almış Zweig geldi aklıma hemen. İkinci Dünya Savaşı’nın, ait olduğu topraklarda ve aslında bütün gezegende yarattığı tahribata dayanamayıp yaşamına son vermişti bu adam. Taşıdığı ruhu, kendi bedenine hapsetmenin dünyaya haksızlık olacağını düşündü sanırsam... Yazık ki bizler, dünyamıza olanlara seyre dalıyoruz çoğu zaman...



12 Ocak 2014 Pazar

Deniz; Balık; Dünya...


Musluk suyu elimin üzerinden hızla akıp giderken distopik bir dünya görüntüsü beliriverdi gözümün önünde. Suyun da kir arındırdığı filan yoktu; sadece bir kaç oyuncağı ıslatıyordu lavabonun içinde; o denli şiddetli akmayabilirdi vesselam... 

Ben bu şekilde su kullanmaya devam edecek olursam denizler kuruyacakmış, balıklar yok olacakmış, gezegen yaşanmaz hale gelecekmiş gibi yıkık dünya fikirleri kasıp kavurdu aklımı. İçimde şiddetli fırtınalar koparan bu durum, oğlumun geleceğindeki ekolojik denge için umutsuzluğa düşürdü beni o anda. Hele ki bir de bu aralar yeşile düşmanlık had safhaya ulaşmışken...

Biliyorum, sadece filmlerde görürüz tükettiğimiz ve viraneye çevirdiğimiz dünya hallerini. Hayal gücüyle inşa edilir distopik yaşamlar; ama geleceğin gerçeğine de bir o kadar yakındır aslında. Gelgelelim kaynakları, yarınımız hiç olmayacakmış gibi bu hızda tüketmeyi sürdürürsek böyle bir gelecek hepimiz için kaçınılmaz olacak.

Çevre ve doğa duyarsızlığımız bizi zifiri karanlık bir geleceğe savuracak. O gelecekte ne deniz ne de balık kalacak; biline... Oysa bizim için ne büyük nimet ve berekettir ikisi de. Oğlumun denizde yüzememe ya da balık yiyememe ihtimalini düşündükçe afakanlarım daha da artıyor. Ama gün gelecek bir kuşak ve sonrası tüm bunlardan mahrum yaşamak zorunda kalacak. Dinazor ve mamutlar bizim için nasıl milyon yıl öncesi dünyanın sembolleri ise, balıklar ve belki pek çok canlı da onların geçmiş dünyasının sembolleri olacak.

Ezcümle, tasarrufu hayatın odağı haline getirmeliyiz; kendimiz için yapmıyorsak çocuğumuz için... Tüketim kirliliğinden kurtulmalıyız. Çöplerimizi mutlaka ayrıştırmalıyız. Belediyelerden daha fazla talepkar olmalıyız ki ayrıştırdığımız çöpleri toplasınlar. Suyumuza sahip çıkmalıyız; yeşili daha çok korumalıyız ve yaygınlaştırmalıyız. Çocuklarımızı bu bilinçle büyütmeliyiz. Doğaya kendini yenileyecek zamanı tanımalıyız ve doğada kendi hakkımız kadar olanı kullanmalıyız.

Benim doğaya verdiğim en büyük söz ve garanti şudur; “korkma; benim oğlum, senin en büyük dostun olarak yetişiyor..."














10 Ocak 2014 Cuma

Gerçek bir "Anka Kuşu" hikayesi...


Bir hikaye anlatmak istiyorum. Gerçek; hem de yaşamın en bağrından... Aynı zamanda da taze... 

Taze, çünkü bu hikaye bir bebeğin başından geçiyor. Evet; hala yaşanıyor ve yazılıyor... Üzücü aynı zamanda... Neyse ki ara sıra üzüntülerin ağırlığından sıyrılan sevinç çığlıkları, sosyal medya aracılığıyla ta bize kadar ulaşıyor. İşte o sevinç anlarında anne ve babasını duyar gibi oluyoruz biz de... İçimiz ferahlıyor; günümüz şenleniyor; çok seviniyoruz...

İsmi "Anka"... Adını aldığı efsane kuşun gerçek hayattaki izdüşümü O... Müthiş bir mücadele sergiliyor küçücük bedeniyle. Anka, üç gün önce dokuzuncu terapisini tamamladı. Ve o güzel yüzünde eşsiz bir gülümseme vardı. 

Tüm acı gerçekliğiyle yaşanan hikayede, Anka'nın anne ve babasının sergilediği savaş ve direniş apayrı eminim. Empati sınırlarım yıkılıyor ve yok oluyor çoğu zaman onları düşündükçe... Bu güzel aileye sağlam ve güçlü bir duruş temenni ediyorum tekrar. Ben ve benim gibi çok sayıda insan, web ağlarımızla sarıp sarmalıyoruz acı karışmış hayatlarını. Kişisel hesaplarımız ve profillerimiz sayesinde onları yalnız bırakmamaya gayret ediyoruz; destek olmaya özen gösteriyoruz. Anka'nın önünde üç kematerapi daha var. Bu güzel bebek, doğduğu andan itibaren her ay kemoterapi gördü zira...

Hikayenin bugününü önce anlattım. Yarınında da Anka'nın tamamen iyileştiği haberini alacağım; biliyorum. Ve bizimle paylaştığı hikayesinin mutlu sonunu hep birlikte kutlayacağız; hayal ediyorum... Hayal etmekten de mutlu oluyorum; çünkü etrafında iyilikle büyüyen bir bebek, geleceğin dünyası için çok büyük bir kazanımdır zannımca. Zira kötülük, o uğursuz kollarını her yere uzatıyor. Anka'nın yaşam mücadelesine bile uzandı sinsice. Aileyi, insanları yanıltmakla suçladı bir iki kendini bilmez. Ama gereken cevabı aldılar hepimizden. Baktığımda ortadan yok olmuşlardı.

Bütün bunlar sanal dünyada gerçekleşiyor elbette. Keza Anka'yı da bu sanal dünyada tanıdım ben tüm gerçekliğiyle. Doğduktan bir ay sonra başlayan zorlu yaşam mücadelesini de bu dünyadan, beyaz ekranın hemen gerisinden takip ettim nefessiz. Resmini gördüğümle birlikte boşalan gözyaşlarımı ve akşam vakti dindiremediğim hıçkırıklarımı hiç unutmuyorum. O günden sonra yaşamıma kazındı adeta bu küçük kız. Geçirdiği her kemoterapide ben de sarsılıyorum. Ameliyatlarını düşündükçe içim içimden gidiyor. Ben, kendinden büyük acılara direnen bu minik kuşu çok seviyorum. Onun için ve hasta tüm bebekler için her gece dua ediyorum. Ailelerin vicdan sahibi ve iyi kalpli insanlarca sarmalanmasını diliyorum. Bu günlerde en geçer akçe "iyilik" artık sanırım. 

Anka için bkz.
facebook.com
Anka Bebek Destek Sayfası